Eye Of The Teddy : Mayıs Edition
Selamlar Minnaaaaa!
Bu neşenin kaynağı ne diye merak eden yoktur bence, ama yine de açıklamak istiyorum. Mayıs ayı benim ayım! (Adnan Ziyagil gibi hissediyor) En güzel ay benim için Mayıs, bu ayda doğmuş olmamdan bağımsız olarak veriyorum bu kararı. En sevdiğim mevsim bahar zaten, Mayıs ise bahar aylarının kraliçesi! Mart gibi soğuk değil, Nisan gibi belirsiz ve ikircikli değil. Ben geldim diyor ve mis gibi bahar havası ile güneşi sunuyor. Arada yağışlı günler olabilir tabi, hatasız kul olmaz demiş eskiler :D Ayrıca Milli bayramlarımızdan biri olan Gençlik ve Spor bayramı da bu ayda! Canım SHINee'm de müzik hayatına Mayıs ayında başladı :) Sevmemek için sebebim yok :) Mayıs ayından bu kadar bahsetmişken reklamsız geçeceğimi düşünmediniz umarım :) Sevgili Sbl'nin bana doğum günü hediyesi olan keyifli yazısı Wanted ve benim Gençlik ve Spor bayramımızı kutlamak için yazmış olduğum naçizane Kuroko no Basuke; bayinizden ısrarla isteyiniz!
Gelelim Mayıs ayımın özetine...
Neler okudum? Geçen ay tembellik etmekten okuyamadığım kitabım Çernobil Duasını bitirdim. Bu kitabı okumak beni çok üzdü gerçekten. Çernobil felaketi geçtiğimiz yüzyılın en büyük felaketlerinden biriydi ve bizim ülkemize de ulaştı elbette... Sovyet yetkilileri kadar olmasa da bizim siyasilerimiz de çok güzel işlere imza atmışlar o dönem. Dönemin sanayi ve ticaret bakanı 'Radyoaktif çay daha lezzetli' deme gafleti ve cüretinde bile bulunmuş, siz düşünün. Zaten sonrasında ne kanser vakaları ile ilgili, ne toprak kontaminasyonu ile ilgili bir çalışma yapılmamış. Şaşırdık mı? Sovyet insanı bundan çok daha kötüsüne maruz kaldı. Devlet geleneğiyle baktığımızda Ruslarla hiçbir zaman iyi ilişkilerimiz olmadı evet; ne dost olunur ne düşman. Atsan atılmaz satsan satılmaz, dostluk-düşmanlık dengemizi korumamız gereken hassas ilişkilerimiz oldu. Ama Svetlana Aleksiyeviç'in kitaplarını okudukça, halkı ile kültürel ve düşüncesel bağlamda pek çok benzerliğimiz olduğunu gördüm. Bunlardan birisi de kadercilik ve devlete atfedilen kutsiyet. Bu insanların çoğu, görev bilinci ile hiçbir şekilde sorgulamadan atıldılar bu ölümcül göreve. Öleceklerini bile bile. Makinelerin bozulduğu ortamda 'insan makineler' olarak çalıştılar santralde. Vücutları tıpkı sünger gibi hayal dahi edemeyeceğimiz oranlarda radyasyonu çekti, farkında değillerdi belki ama sadece kendi insanlarını değil koca dünyayı yok oluşun eşiğinden kurtardılar. Çernobil Nükleer Santralinin yarattığı hasar Hiroşima ve Nagasaki'den 200 kat daha büyük, ve etkisinin dünyadan tamamen silinmesi 48.000 yılı bulacak diye öngörülüyor. Dünyanın bu kadar bile ömrü var mı bilinmez tabi... Kısacası Sovyetler nasıl 1945'de insanlarını bir değirmen gibi savaşta öğüttüyse, 1986 yılında da insanlarını radyasyona tampon yaptı. Kitaptaki her hatıra beni üzdü ancak en çok etkilendiğim şu oldu ;
''Tarihi yaşamak, tarihi bir dönemde yaşamak istemiyorum. Çünkü o zaman benim küçücük hayatım birden savunmasız kalacak. Büyük ve önemli olaylar hayatımı ayakları altında çiğneyecek, benim hayatımın farkına bile varmayacak hiçbiri. Bir an olsun durmayacaklar... Bizim ardımızda sadece tarih kalacak... Çernobil kalacak... Peki, nerede benim yaşamım? Aşkım nerede?''
Aslında bu kadar basit. İsimlerini dahi bilmediğimiz o kahraman insanlar ve diğer kurbanlar... ''Akut radyasyon zehirlenmesi yaşayanların yattığı klinikte on dört gün... On dört gün alıyor bir insanın ölümü...'' diyordu kitapta; kendi hikayelerini yaşamaya fırsatı olmadan yiten insanlar...
Ondan sonra Nikolay Gogol'un Palto isimli kısa öyküsünü okudum. Yine okurken içim ezilmekle birlikte, buna benzer bir gerçekliği yaşayan ülkemin halini düşünmek başıma ve mideme ağrılar soktu. Rus Edebiyatı okumak istiyor ama benim gibi korkuyorsanız böyle kısa öykülerle başlayabilirsiniz, son derece akıcıydı. Tavsiye edilir.
Falih Rıfkı Atay'ın anılarından oluşan Zeytindağı kitabını okudum. Aradan geçen 100 yılda hiçbir şeyin değişmemiş olması, daha da kötüsü bizi boğan o bataklığı yeniden daha farklı bir şekilde yaşıyor olduğumuzu görmek ülkemin geleceğine dair endişelerimi daha da körükledi. Yeniden bir Mustafa Kemal çıkmayacak bu topraklardan; ancak önümüzde onun gibi bir örnek varken, bize emanet ettiği Cumhuriyet'i korumak görevimizi aklımızdan asla çıkarmamalıyız. Muhtaç olduğumuz kudretin damarlarımızdaki asil kanda mevcut olduğunu unutmamamız gerektiği gibi!
Yeni aldığım kitaplardan birini de okudum, Uzakdoğu edebiyatını merak ediyordum ve İthaki yayınlarının baş döndüren kapaklarına yenik düştüğüm bir anda aldım birkaç kitap. Okuduğum kitap Osamu Dazai'den Öğrenci Kız. Kitap bir gün boyunca genç bir kızın iç dünyasını anlatıyor. Tuhaf bir şekilde beğendim, ve ortak pek çok nokta buldum kendimle. Ben de çoğu zaman zihnimi alakasız konular ve kişiler hakkında konuşurken buluyorum. Sonsözü zaten hikayenin analizi niteliğinde. Oldukça akıcıydı, keyifle okudum. Anime izlerken karakterin iç sesi gibi canlandırdım kafamda. Japon edebiyatı beni sıcak karşıladı diyebilirim, diğerlerini de merak etmemi ve olumlu bir önyargıya sahip olmamı sağladı bu kitap.
Son olarak elimde Cioran'ın Tarih ve Ütopya kitabı var, son birkaç sayfam kaldı. Yani muhtemelen yazı yayınlandıktan sonra bitireceğim, teknik olarak hala mayıs ayında olduğumuz için eklemek istedim. Benim için altını çizecek cümlelerin bolluğu ve kendine has anlaşılması biraz zaman alan üslubuyla güzel bir kitap. Yeniden okumam gerekir diye düşünüyorum, çünkü bahsettiği kavramlar insanı düşünmeye sevk eden cinsten. Her ne kadar toplumların, milletlerin, ülkelerin iç güdüleri gibi sosyo-psikolojik bir konudan bahsetse de tarihsel yanını da göz ardı edemeyiz. Vakit bolluğunda, dinlene dinlene, sindire sindire okunmalı diye düşünüyorum. Özellikle de tarih ve sosyolojiye ilgisi olanlara tavsiye ederim.
Gelelim neler izlediğime... İngiltere sosyetesine taktım diyebilirim bu ay. Önce iki sezon Bridgerton izledim. Instagram keşfetime düşen editler sağolsun, merakımdan izledim. Kafa yormadan izlenebilecek çerezlik bir dizi. Mutlaka izleyin diyemem yani. Tabi izlerken bana aşırı garip gelen şeylerden de bahsetmeden geçemeyeceğim. (Bu arada kitap uyarlamasıymış, kitapları okumadığım için aslına sadık mı değil mi bilmiyorum) Tarihi bir yapım izliyorsam, bunun gerçekliğe uygun olmasını beklerim. Yani İngiliz sosyetesinde Siyahi soylular, Asyalı asilzadeler görmeye asla alışamadım. Gördüğüm her sahnede de yadırgadım, benim gerçeklik algıma asla uygun değildi. İngiltere Kraliçesi siyahi? Rasta saçlı bir soylu bile gördüm? Teşekkürler Netflix :D Bu bitince Downton Abbey'e geçtim. Gerçekliğe uygun, hem de sosyolojik bir arka planı da olduğu için daha çok sevdim. Bridgerton gibi romantik bir peri masalı tadında değil yani :) Neyse, bitirdiğimde daha detaylı görüşlerimi paylaşırım :) Film olarak ise 2005 Yapımı ''Koç Carter''ı izledim. Samuel L. Jackson'ın oynadığı yapımlara karşı koşulsuz bir güven duyuyorum nedense. Bu filmde de Koç Carter, kendi mezun olduğu lisenin basketbol takımını çalıştırması için bir rica alıyor. Ancak lise, en az kendi mezun olduğu dönemler kadar problemli hala. Bu fakir mahallenin eğitimsiz ailelerinde yetişmiş ve geleceğe dair hiçbir planı olmayan çocukarının hayatına dokunmak isteyen koç ve takım arasında geçen izlemesi keyifli bir filmdi.
Neler aldım? Mart ve Nisan aylarında son dakika golleriyle cilt bakımı alışverişi yapma hakkımı fazlasıyla kullanmıştım :) Bu ay sadece Guasha aldım, arkadaşlarım memnun kalmıştı bakalım aynı etkileri görecek miyim. O yüzden bu ay, güzel bir kitap alışverişi yaptım. Kitapyurdunda biriken puanlarımı Platin üyelik olarak değerlendirdim; sonuç olarak alışverişimden iki kat puan, 4 taksit hakkı ve bedava kargo kazandım :) Bir ay boyunca bunlardan faydalanabileceğim. O yüzden 30 gün dolmadan bir kitap alışverişi daha patlatmak istiyorum ama bakalım kredi kartım da benimle aynı fikirde olacak mı :D Bu alışverişimde ağırlığı Japon Edebiyatına verdim. Hem uzakdoğu edebiyatı hakkında hiçbir bilgim olmadığı için merak ettim, hem de İthaki yayınlarının muhteşem kapak tasarımlarına yenik düştüm... 3 Tane de farklı kitap var. Şuraya bir foto iliştireyim, isimleri yazmaya üşendim. Okudukça da fikirlerimi sizinle paylaşmaya devam edeceğime emin olabilirsiniz :)
Benim Mayıs ayımın özeti bu şekildeydi, sizler bu ayda neler yaptınız?
Gelelim Mayıs ayımın özetine...
Neler okudum? Geçen ay tembellik etmekten okuyamadığım kitabım Çernobil Duasını bitirdim. Bu kitabı okumak beni çok üzdü gerçekten. Çernobil felaketi geçtiğimiz yüzyılın en büyük felaketlerinden biriydi ve bizim ülkemize de ulaştı elbette... Sovyet yetkilileri kadar olmasa da bizim siyasilerimiz de çok güzel işlere imza atmışlar o dönem. Dönemin sanayi ve ticaret bakanı 'Radyoaktif çay daha lezzetli' deme gafleti ve cüretinde bile bulunmuş, siz düşünün. Zaten sonrasında ne kanser vakaları ile ilgili, ne toprak kontaminasyonu ile ilgili bir çalışma yapılmamış. Şaşırdık mı? Sovyet insanı bundan çok daha kötüsüne maruz kaldı. Devlet geleneğiyle baktığımızda Ruslarla hiçbir zaman iyi ilişkilerimiz olmadı evet; ne dost olunur ne düşman. Atsan atılmaz satsan satılmaz, dostluk-düşmanlık dengemizi korumamız gereken hassas ilişkilerimiz oldu. Ama Svetlana Aleksiyeviç'in kitaplarını okudukça, halkı ile kültürel ve düşüncesel bağlamda pek çok benzerliğimiz olduğunu gördüm. Bunlardan birisi de kadercilik ve devlete atfedilen kutsiyet. Bu insanların çoğu, görev bilinci ile hiçbir şekilde sorgulamadan atıldılar bu ölümcül göreve. Öleceklerini bile bile. Makinelerin bozulduğu ortamda 'insan makineler' olarak çalıştılar santralde. Vücutları tıpkı sünger gibi hayal dahi edemeyeceğimiz oranlarda radyasyonu çekti, farkında değillerdi belki ama sadece kendi insanlarını değil koca dünyayı yok oluşun eşiğinden kurtardılar. Çernobil Nükleer Santralinin yarattığı hasar Hiroşima ve Nagasaki'den 200 kat daha büyük, ve etkisinin dünyadan tamamen silinmesi 48.000 yılı bulacak diye öngörülüyor. Dünyanın bu kadar bile ömrü var mı bilinmez tabi... Kısacası Sovyetler nasıl 1945'de insanlarını bir değirmen gibi savaşta öğüttüyse, 1986 yılında da insanlarını radyasyona tampon yaptı. Kitaptaki her hatıra beni üzdü ancak en çok etkilendiğim şu oldu ;
''Tarihi yaşamak, tarihi bir dönemde yaşamak istemiyorum. Çünkü o zaman benim küçücük hayatım birden savunmasız kalacak. Büyük ve önemli olaylar hayatımı ayakları altında çiğneyecek, benim hayatımın farkına bile varmayacak hiçbiri. Bir an olsun durmayacaklar... Bizim ardımızda sadece tarih kalacak... Çernobil kalacak... Peki, nerede benim yaşamım? Aşkım nerede?''
Aslında bu kadar basit. İsimlerini dahi bilmediğimiz o kahraman insanlar ve diğer kurbanlar... ''Akut radyasyon zehirlenmesi yaşayanların yattığı klinikte on dört gün... On dört gün alıyor bir insanın ölümü...'' diyordu kitapta; kendi hikayelerini yaşamaya fırsatı olmadan yiten insanlar...
Ondan sonra Nikolay Gogol'un Palto isimli kısa öyküsünü okudum. Yine okurken içim ezilmekle birlikte, buna benzer bir gerçekliği yaşayan ülkemin halini düşünmek başıma ve mideme ağrılar soktu. Rus Edebiyatı okumak istiyor ama benim gibi korkuyorsanız böyle kısa öykülerle başlayabilirsiniz, son derece akıcıydı. Tavsiye edilir.
Falih Rıfkı Atay'ın anılarından oluşan Zeytindağı kitabını okudum. Aradan geçen 100 yılda hiçbir şeyin değişmemiş olması, daha da kötüsü bizi boğan o bataklığı yeniden daha farklı bir şekilde yaşıyor olduğumuzu görmek ülkemin geleceğine dair endişelerimi daha da körükledi. Yeniden bir Mustafa Kemal çıkmayacak bu topraklardan; ancak önümüzde onun gibi bir örnek varken, bize emanet ettiği Cumhuriyet'i korumak görevimizi aklımızdan asla çıkarmamalıyız. Muhtaç olduğumuz kudretin damarlarımızdaki asil kanda mevcut olduğunu unutmamamız gerektiği gibi!
Yeni aldığım kitaplardan birini de okudum, Uzakdoğu edebiyatını merak ediyordum ve İthaki yayınlarının baş döndüren kapaklarına yenik düştüğüm bir anda aldım birkaç kitap. Okuduğum kitap Osamu Dazai'den Öğrenci Kız. Kitap bir gün boyunca genç bir kızın iç dünyasını anlatıyor. Tuhaf bir şekilde beğendim, ve ortak pek çok nokta buldum kendimle. Ben de çoğu zaman zihnimi alakasız konular ve kişiler hakkında konuşurken buluyorum. Sonsözü zaten hikayenin analizi niteliğinde. Oldukça akıcıydı, keyifle okudum. Anime izlerken karakterin iç sesi gibi canlandırdım kafamda. Japon edebiyatı beni sıcak karşıladı diyebilirim, diğerlerini de merak etmemi ve olumlu bir önyargıya sahip olmamı sağladı bu kitap.
Son olarak elimde Cioran'ın Tarih ve Ütopya kitabı var, son birkaç sayfam kaldı. Yani muhtemelen yazı yayınlandıktan sonra bitireceğim, teknik olarak hala mayıs ayında olduğumuz için eklemek istedim. Benim için altını çizecek cümlelerin bolluğu ve kendine has anlaşılması biraz zaman alan üslubuyla güzel bir kitap. Yeniden okumam gerekir diye düşünüyorum, çünkü bahsettiği kavramlar insanı düşünmeye sevk eden cinsten. Her ne kadar toplumların, milletlerin, ülkelerin iç güdüleri gibi sosyo-psikolojik bir konudan bahsetse de tarihsel yanını da göz ardı edemeyiz. Vakit bolluğunda, dinlene dinlene, sindire sindire okunmalı diye düşünüyorum. Özellikle de tarih ve sosyolojiye ilgisi olanlara tavsiye ederim.
Gelelim neler izlediğime... İngiltere sosyetesine taktım diyebilirim bu ay. Önce iki sezon Bridgerton izledim. Instagram keşfetime düşen editler sağolsun, merakımdan izledim. Kafa yormadan izlenebilecek çerezlik bir dizi. Mutlaka izleyin diyemem yani. Tabi izlerken bana aşırı garip gelen şeylerden de bahsetmeden geçemeyeceğim. (Bu arada kitap uyarlamasıymış, kitapları okumadığım için aslına sadık mı değil mi bilmiyorum) Tarihi bir yapım izliyorsam, bunun gerçekliğe uygun olmasını beklerim. Yani İngiliz sosyetesinde Siyahi soylular, Asyalı asilzadeler görmeye asla alışamadım. Gördüğüm her sahnede de yadırgadım, benim gerçeklik algıma asla uygun değildi. İngiltere Kraliçesi siyahi? Rasta saçlı bir soylu bile gördüm? Teşekkürler Netflix :D Bu bitince Downton Abbey'e geçtim. Gerçekliğe uygun, hem de sosyolojik bir arka planı da olduğu için daha çok sevdim. Bridgerton gibi romantik bir peri masalı tadında değil yani :) Neyse, bitirdiğimde daha detaylı görüşlerimi paylaşırım :) Film olarak ise 2005 Yapımı ''Koç Carter''ı izledim. Samuel L. Jackson'ın oynadığı yapımlara karşı koşulsuz bir güven duyuyorum nedense. Bu filmde de Koç Carter, kendi mezun olduğu lisenin basketbol takımını çalıştırması için bir rica alıyor. Ancak lise, en az kendi mezun olduğu dönemler kadar problemli hala. Bu fakir mahallenin eğitimsiz ailelerinde yetişmiş ve geleceğe dair hiçbir planı olmayan çocukarının hayatına dokunmak isteyen koç ve takım arasında geçen izlemesi keyifli bir filmdi.
Neler aldım? Mart ve Nisan aylarında son dakika golleriyle cilt bakımı alışverişi yapma hakkımı fazlasıyla kullanmıştım :) Bu ay sadece Guasha aldım, arkadaşlarım memnun kalmıştı bakalım aynı etkileri görecek miyim. O yüzden bu ay, güzel bir kitap alışverişi yaptım. Kitapyurdunda biriken puanlarımı Platin üyelik olarak değerlendirdim; sonuç olarak alışverişimden iki kat puan, 4 taksit hakkı ve bedava kargo kazandım :) Bir ay boyunca bunlardan faydalanabileceğim. O yüzden 30 gün dolmadan bir kitap alışverişi daha patlatmak istiyorum ama bakalım kredi kartım da benimle aynı fikirde olacak mı :D Bu alışverişimde ağırlığı Japon Edebiyatına verdim. Hem uzakdoğu edebiyatı hakkında hiçbir bilgim olmadığı için merak ettim, hem de İthaki yayınlarının muhteşem kapak tasarımlarına yenik düştüm... 3 Tane de farklı kitap var. Şuraya bir foto iliştireyim, isimleri yazmaya üşendim. Okudukça da fikirlerimi sizinle paylaşmaya devam edeceğime emin olabilirsiniz :)
Benim Mayıs ayımın özeti bu şekildeydi, sizler bu ayda neler yaptınız?











Yorumlar
Yorum Gönder